Ekim sonunda Akdeniz'in ışığı insanın yüzüne başka türlü düşer. Yaz telaşı çekilmiştir, deniz biraz daha koyulaşmış, akşamlar erken gelmeye başlamıştır. Antalya'da geçirdiğim uzun yıllardan bana kalan en kıymetli şeylerden biri, galiba bu ışığı tanımayı öğrenmek oldu. Öbürü ise kadim dostum, gazeteci-yazar Orhan Çakmur'la ettiğimiz uzun sohbetler.
Orhan
tam bir Antalya sevdalısıdır. Orada yaşadığım yıllarda ne zaman bir araya
gelsek söz dönüp dolaşıp bu şehrin tarihine varırdı. Surların, limanın, eski
mahallelerin dilden dile dolaşan hikâyelerini o anlatır, ben dinlerdim; arada
attığım her soru yeni bir anlatının kapısını aralardı. Bu akşam masamda eski
bir seyahatname açık duruyor. Sayfaları çevirdikçe odaya hem yedi yüz yıl
öncesinin tuzlu rüzgârı doluyor hem de o sohbetlerin sesi. Ben de bu rüzgârın
peşine takılıp Kaleiçi'nin eski limanına, bir geminin halatlarının iskeleye
atıldığı o ana gitmek istiyorum.
Ceneviz
kadırgasında on gece
Yıl
1332. Tanca'dan yirmi bir yaşında, tek başına, hac niyetiyle yola çıkmış bir
genç adam, aradan geçen yedi yılda Mısır'ı, Suriye'yi, Irak'ı, İran'ı,
Arabistan'ı adım adım dolaşmış; artık yolun kendisi onun memleketi olmuştur.
Adı Ebû Abdullah Muhammed'dir ama tarih onu İbn Battûta diye hatırlayacak.
Lazkiye
limanında Cenevizlilere ait büyük bir kadırgaya biner. Kaptanın adını Martalmîn
diye kaydeder. On gece denizde kalırlar. Seyyahın notlarında beni hep
gülümseten bir ayrıntı vardır: Hristiyan denizciler yolculara iyi davranmış,
üstelik kimseden yol parası almamışlardır. Orta Çağ'ın o sert, düşmanlıklarla
örülü Akdeniz'inde böyle bir cümleye rastlamak insanın içini ısıtıyor.
Gemi
önce Alâiye'ye, bugünkü Alanya'ya yanaşır. Oradan yola devam eden seyyah, bir
sabah Antalya'nın surlarını görür.
Görülmeye
değer en güzel şehirlerden biri
İbn
Battûta'nın Antalya'ya ilk bakışı hayranlıktır. Şehri çok geniş, çok kalabalık
ve son derece düzenli bulur; bu kadar büyük olup da bu kadar güzel kalabilen
şehrin az görüldüğünü söyler. Bahçeler, meyve ağaçları, bolluk... Ama asıl
dikkatini çeken, şehrin nasıl yaşadığıdır.
Antalya
o yıllarda bir mahalleler şehridir. Hristiyan tüccarlar limana yakın Mina
denilen kesimde oturur; çevreleri surla çevrilidir, kapıları geceleri ve cuma
namazı vaktinde kapatılır. Rumlar kendi mahallelerinde, Yahudiler kendi
mahallelerinde yaşar. Bey ile maiyeti ayrı bir bölümdedir. Müslümanlar ise
şehrin geri kalanında; camileri, medresesi, sayısız hamamı, geniş ve derli
toplu çarşılarıyla. Bütün bunların üstünde de şehri baştan sona kuşatan büyük
bir sur yükselir.
Burada
dikkatimi çeken şu: Seyyah bu tabloyu bir şikâyet gibi anlatmıyor. Ne bir
dehşet var cümlelerinde ne de bir övünç. Görüyor ve yazıyor, o kadar. Bana göre
bu sakinlik, satır aralarındaki asıl bilgidir. Duvarlar vardı, evet. Ama aynı
limana gemiler yanaşıyor, aynı çarşıda alışveriş yapılıyor, aynı Akdeniz
rüzgârı bütün mahallelerin çamaşırlarını kurutuyordu. Ayrı yaşamak ile bir
arada yaşamak, bu şehirde aynı anda mümkündü.
Çekirdeğinde
badem saklayan kayısı
İbn
Battûta yemeği, meyveyi, sofrayı hiç ihmal etmeyen bir gezgindir. Antalya
bahçelerinde onu en çok etkileyen meyve, halkın Kamerüddin dediği bir kayısı
çeşidi olur. Bu kayısının çekirdeği kırıldığında içinden tatlı bir badem
çıkarmış. Kurutulup Mısır'a gönderilir, orada pek kıymetli bir nimet
sayılırmış.
Bu
satırı okurken aklıma bugünün Arap mutfağındaki kamerüddin geldi: Ramazan
sofralarında suda eritilip şerbet yapılan, ince tabaka hâlinde kurutulmuş
kayısı. Bir kelimenin, bir lezzetin yedi asır boyunca Akdeniz'in bir kıyısından
öbürüne taşınması... Kanaatimce bir şehrin hafızası bazen taşta değil, bir avuç
kuru meyvenin içinde saklıdır.
Eski
elbiseli pabuççu
Antalya'ya
varışlarının ertesi günü seyyahın kapısına bir genç gelir. Üstünde eski
elbiseler, başında keçeden bir külah vardır. Yanlarındaki Şihabeddin el-Hamevî
ile Türkçe konuşur. İbn Battûta o sıralar Türkçe bilmemektedir, söyleneni
anlamaz. Şeyh tercüme eder: “Seni ve arkadaşlarını yemeğe davet ediyor.”
Seyyah
şaşırır. Kabul eder ama genç gidince içini döker: Bu adam fakir, bizi
ağırlayacak gücü yoktur, ona yük olmak istemeyiz. Şeyh kahkahayı basar. Çünkü
karşılarındaki, ahi şeyhlerinden biridir. Mesleği pabuççuluktur, cömertliğiyle
bilinir. Farklı zanaatlardan iki yüz kadar arkadaşı onu kendilerine başkan
seçmiş, misafirleri ağırlamak için bir zaviye yaptırmışlardır. Gündüz ne
kazanırlarsa gece misafir için harcarlar.
Akşam
olunca zaviyeye giderler. Yerlere halılar serilmiş, kandiller yakılmıştır.
Gençler sıra sıra durur; bellerinde bıçak, başlarında ak yünden külahlar.
Sofralar kurulur, meyveler, tatlılar gelir; ardından Kur'an okunur, ilahiler
söylenir, sohbet gece yarısına uzanır.
Bütün
bunları yan yana koyduğumda beni en çok etkileyenin o ilk an olduğunu
görüyorum: Dünyanın yarısını dolaşmış bilgili bir adamın, eski elbiseli bir
zanaatkâra acıyarak bakması ve sonra o zanaatkârın cömertliği karşısında mahcup
olması. Ahilik, İbn Battûta'nın gözünde Anadolu'nun belki de en büyük
sürpriziydi. Kitabında, yabancıyı karşılamaya bu kadar hevesli, yemek sunmaya
bu kadar çabuk, zulme karşı bu kadar dik duran insanları dünyanın başka hiçbir
yerinde görmediğini yazar. Bu övgünün ilk tohumu, bence, Antalya'da o
pabuççunun sofrasında atılmıştır.
Hasta
beyin yatağı başında
Şehrin
hâkimi o günlerde Teke beylerinden Yunus Bey'in oğlu Hızır Bey'dir. Seyyah onu
ziyarete gider ama beyi hasta yatağında bulur. Hızır Bey bu hâliyle bile
misafirine iltifat etmekten geri durmaz.
Tarih
kitapları Teke beylerini daha çok kuşatmalar, ittifaklar, Kıbrıs'la süren çetin
mücadeleler üzerinden anlatır. Birkaç on yıl sonra bu şehir yağmalanacak,
limanın ağzına zincir gerilecek, o zinciri kıran bey Zincirkıran diye
anılacaktır. Oysa İbn Battûta'nın kaydında başka bir sahne var: Ateşler içinde
yatan bir bey ve yatağının yanında oturan yorgun bir yabancı. Meseleye buradan
baktığımda, büyük tarihin arasına sıkışmış bu küçük, insani anın değerini daha
iyi anlıyorum.
Bugünün
Antalya'sına bir soru
İbn
Battûta birkaç gün sonra Antalya'dan ayrılır; kuzeye, Burdur'a, Isparta'ya,
Eğirdir'e doğru yola koyulur. Önünde daha Kırım bozkırları, Altın Orda'nın
göçebe sarayları, Hindistan, Çin vardır. Ama Anadolu'dan aldığı o ilk
misafirlik dersi yolun sonuna kadar onunla gelecektir.
Ben
burada başka bir soru görüyorum. Antalya bugün dünyanın en çok misafir
ağırlayan şehirlerinden biri. Havalimanına her gün binlerce yabancı iniyor,
oteller doluyor, kartlar okutuluyor, bileklikler takılıyor. Peki yedi yüz yıl
önce eski elbiseli bir pabuççunun, tanımadığı bir Faslı gezgini sofrasına
çağırdığı o cömertlikten bu şehre ne kaldı? Misafirperverlik bir sektörün adı
mı oldu, yoksa hâlâ bir ahlakın adı mı?
Bana
kalırsa buradaki asıl mesele turizmi kötülemek ya da geçmişi yüceltmek değil.
Asıl mesele, bir şehrin kendini misafirine nasıl anlattığı. İbn Battûta
Antalya'yı surlarıyla, çarşılarıyla, kayısısıyla hatırladı; ama en çok, gündüz
kazandığını gece misafirine harcayan o iki yüz zanaatkârla hatırladı. Tam da bu
nedenle Kaleiçi'nin daracık sokaklarında yürürken taşlara değil, o taşların
arasında bir zamanlar yanan kandillere bakmak gerektiğini düşünüyorum.
Akşam
iniyor şimdi. Liman sularında ışıklar titreşiyor. Bir an, iskeleden uzaklaşan
bir Ceneviz kadırgası geçiyor gözümün önünden. Güvertede, Türkçe bilmeyen ama
bu topraklarda kardeşliğin ne demek olduğunu ilk kez anlamış bir genç adam
duruyor.
Kaynakça
İbn
Battûta Tancî, İbn Battûta Seyahatnâmesi, çev. A. Sait Aykut, 2 cilt, İstanbul:
Yapı Kredi Yayınları, 2000.
Ibn
Battuta, The Travels of Ibn Battuta, A.D. 1325–1354, Vol. II, çev. H. A. R.
Gibb, Cambridge: Hakluyt Society, 1962.
A.
Sait Aykut, “İbn Battûta”, TDV İslâm Ansiklopedisi.
https://islamansiklopedisi.org.tr/ibn-battuta
“Tekeoğulları”,
TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/tekeogullari
Muhammed
Ali Budak, “İbn Battuta ve El-Ömeri’nin Anlatımıyla Geç Ortaçağ’da Antalya ile
Alanya” DergiPark. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/929413