Bugün size anlatacağım rota, tam da onun izinden gidiyor. Ne bir tarih dersi ne kuru bir gezi rehberi olsun istiyorum; sadece, yeni yerler keşfetmeyi seven biri olarak benim yıllar önce yaşadığım o hayreti sizinle paylaşmak istiyorum.
Durak
1: Kızıl Kule'nin Gölgesinde
Alanya
limanına indiğinizde ilk çarpan şey, o kızıl taşlardan yükselen sekizgen
kuledir. Kızılkule, 1226'da Keykubad'ın emriyle, Halepli mimar Ebu Ali
tarafından inşa edilmişti. Ben ilk gördüğümde, kulenin sadece bir savunma
yapısı olmadığını, bir şehrin "buradayım" diye haykırışı olduğunu
düşünmüştüm.
Kuleye
tırmanıp en üst kattan limana baktığınızda, Keykubad'ın neden burayı seçtiğini
anlıyorsunuz: Alanya, denizin ve karanın kesiştiği hem savunulabilir hem de
ticarete açık nadir noktalardan biriydi. Sultan bunu görmüş, tesadüfe
bırakmamıştı.
Öneri: Günün ilk saatlerinde çıkın kuleye. Işık henüz sertleşmemişken kızıl taş rengiyle Akdeniz mavisinin tam ortasında kalırsınız.
Durak
2: Tersane — Bir Denizin İnşa Edildiği Yer
Kızılkule'den
yürüyerek inebileceğiniz mesafede, kayalara oyulmuş beş kemerli bir yapı sizi
bekler: Alanya Tersanesi. 1228'de tamamlanan bu tersane, Anadolu Selçuklu
Devleti'nin bilinen tek deniz tersanesiydi ve bunu ilk duyduğumda bile içimde
bir "nasıl yani, tek mi?" hissi uyanmıştı. Koskoca bir devlet,
Karadeniz'den Akdeniz'e uzanan topraklarıyla, gemi inşa edebileceği tek yer
olarak burayı seçmişti.
Ben o
kemerlerin altında dururken hep aynı şeyi düşünmüşümdür: burası sadece gemi
yapılan bir atölye değildi, bir devletin denize açılma iradesiydi. Yapıyı
yakından incelediğinizde, beş kemerin her birinin bir gemi omurgasını içine
alacak genişlikte oyulduğunu, tavanın gemi inşası sırasında hem güneşten hem
yağmurdan koruma sağlayacak şekilde tasarlandığını fark edersiniz. Denizden
bakıldığında neredeyse görünmez, kayayla bütünleşmiş bir yapı; bu da tesadüf
değil, kıyıya sığınabilen ve dışarıdan kolay fark edilmeyen bir tersane
fikrinin ürünü.
Keykubad,
Alanya'yı (o zamanki adıyla Alaiye'yi) fethettiğinde burayı sadece bir kale
şehri olarak değil, bir deniz gücünün üssü olarak tasarlamıştı. Tersanenin
hemen yanı başında bir tophane, bir de gözetleme kulesi olduğunu öğrendiğimde,
aslında burasının küçük ama eksiksiz bir deniz üssü olduğunu anlamıştım — inşa,
depolama ve savunma bir arada, birbirine yürüme mesafesinde. Bu, sultanın
denizciliği sadece bir askeri gereklilik olarak değil, bütünlüklü bir sistem
olarak kurduğunu gösteriyor.
Ben
kemerlerin arasında yürürken, taşların üzerindeki işçilik izlerine bakmayı çok
severim. Yüzyıllar boyunca dalga ve tuzla aşınmış olsa da, kesme taşların
birleşim yerlerindeki ustalık hâlâ seçilebiliyor. Orada durup, yedi asır önce
bu kemerlerin altında çekiç sesleri, katran kokusu, ustaların bağırışları
arasında bir geminin nasıl şekil aldığını hayal etmek, benim için bu rotanın en
sessiz ama en etkileyici anı oldu.
Öneri: Tersaneyi gezerken acele etmeyin; kemerlerin arasından denize bakan açıyı bulup birkaç dakika sessizce oturun. Yaz kalabalığında bile burası tuhaf bir sessizliğe sahiptir. Mümkünse tekneyle denizden de bakın — kayayla bütünleşmiş o silueti, ancak açıktan görünce gerçekten anlıyorsunuz.
Durak
3: Alanya Kalesi — Şehri Kucaklayan Surlar
Yukarı
çıkın, Alanya Kalesi'ne. Yaklaşık 6,5 kilometre uzunluğundaki surlar, tüm
yarımadayı sarar. Ben ilk çıkışımda nefes nefese kalmıştım — hem yokuştan hem
manzaradan. Bir yanda Akdeniz'in sonsuz mavisi, öte yanda Toros'ların
eteklerine yaslanan şehir.
Kale
içindeki İç Kale, Süleymaniye Camii, sarnıçlar ve eski Alanya evlerinin
kalıntıları arasında dolaşırken, burada bir zamanlar sarayın, medresenin,
hamamın bir arada nefes aldığını hayal etmek zor değil. Keykubad, Alanya'yı
sadece askeri değil; idari ve kültürel bir merkez olarak da kurmuştu.
Öneri: Gün
batımını kaleden izleyin. Akdeniz'in o son ışığı, surların üzerine vurduğunda,
yedi asır öncesiyle bugünün arasındaki mesafe tuhaf biçimde kısalır.
Durak
4: Antalya'ya Doğru — Bir Ticaret Kapısının Hikâyesi
Alanya'dan
Antalya'ya giden yolu ben hep kıyı boyunca, yavaş yavaş almayı severim. Çünkü
bu yol, aslında Keykubad'ın da genişletmeye çalıştığı bir hattı takip eder.
Sultan, Antalya'yı ele geçirdikten sonra burayı Akdeniz ticaretinin can
damarlarından biri hâline getirmeye kararlıydı; limanı güçlendirmiş, kervan
yollarını güvence altına almış, tüccarların şehre akmasını sağlamıştı.
Antalya'ya
vardığınızda, Kaleiçi'nin dar sokaklarında dolaşırken bugün de aynı ticari
nabzı hissedersiniz — sadece baharat ve ipek yerine artık el işi seramikler,
deri ürünleri ve kahve kokuları var.
Öneri: Kaleiçi'nde bir öğleden sonrayı sadece amaçsızca yürüyerek geçirin. En güzel keşifler, haritasız dolaşırken karşınıza çıkar.
Durak
5: Yivli Minare ve Liman — Şehrin Kalbi
Rotanın
son durağı, Antalya'nın simgesi Yivli Minare ve hemen aşağısındaki tarihi
liman. Keykubad döneminde canlanan bu liman, bugün de Antalya'nın nabzını tutan
bir yer. Ben akşamüstü buraya inip, tekne seslerini, martı çığlıklarını
dinlemeyi çok severim.
Buradan
denize baktığınızda, aslında Keykubad'ın hayalini kurduğu manzarayı
görüyorsunuz: bir yanda güçlü bir kale şehri, öte yanda açık denize uzanan bir
ticaret kapısı.
Bitirirken
Bir Sultanın Bıraktığı Rota
Bu
rotayı yıllar sonra bile her hatırladığımda, aslında tek bir adamın vizyonunun
coğrafyayı nasıl şekillendirdiğini düşünürüm. Alaeddin Keykubad, ne sadece bir
fatih ne de sadece bir imar sultanıydı; o, bir bölgenin kaderini değiştiren bir
stratejist, bir mimar, bir denizciydi. Bugün Alanya'nın kızıl kulesinde,
tersanesinin kemerlerinde, Antalya'nın limanında hâlâ onun izini
sürebiliyorsanız, bu rota sizi de aynı hayrete düşürecektir.
Valizinizi
hafif tutun, ayakkabınızı rahat seçin geri kalanını
tarih zaten sizin için hazırlamış.
Hüsamettin Oğuz