8 Kasım Dünya Şehircilik Günü, 1949 yılından bu yana dünyada, 1976 yılından itibaren ise ülkemizde kutlanan; yerleşimlerin nasıl planlanması ve geliştirilmesi gerektiği konusunda toplumsal farkındalık oluşturmayı, sağlıklı, yaşanabilir, güvenli ve sürdürülebilir kentler için ortak bir bilinç geliştirmeyi amaçlayan önemli bir gündür.
Bugün dünya nüfusunun yarısından
fazlası kentlerde yaşamaktadır. Türkiye’de ise nüfusun yaklaşık yüzde 93,6’sı
il ve ilçe merkezlerinde hayatını sürdürmektedir. Bu tablo, insanlığın
geleceğinin büyük ölçüde kentlerde şekilleneceğini açıkça ortaya koymaktadır.
Kentler, geçmişten devraldığımız, bugün birlikte
yaşadığımız ve geleceğe bırakacağımız ortak mirasımızdır. Bugün aldığımız planlama
kararları yalnızca mevcut ihtiyaçlarımızı değil, çocuklarımızın nasıl bir
çevrede yaşayacağını, hangi doğal ve kültürel değerlerle buluşacağını ve nasıl
bir yaşam süreceğini de belirlemektedir.
Bu nedenle 8 Kasım
Dünya Şehircilik Günü'nü yalnızca şehir plancılarının ve ilgili meslek
çevrelerinin gündeminde kalan sembolik bir gün olmaktan çıkarmamız
gerekmektedir. Bu günü, şehirlerimizi konuştuğumuz, kent sorunlarını
tartıştığımız, farklı görüşleri bir araya getirdiğimiz ve ortak geleceğimiz
için çözüm ürettiğimiz bir “Şehirlerimizin Günü” olarak
değerlendirmeliyiz.
Üstelik bu yıl 8
Kasım'ın Antalya için ayrı bir anlamı var. Birleşmiş Milletler İklim
Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin 31. Taraflar Konferansı COP31, 9 Kasım'da
Antalya'da başlıyor. Dünya iklim değişikliğini, sürdürülebilir kalkınmayı, su
ve gıda güvenliğini, enerji dönüşümünü ve kentlerin geleceğini konuşmak üzere
kentimizde buluşacak.
Bir anlamda 8 Kasım
Dünya Şehircilik Günü ile 9 Kasım'da başlayacak COP31, bize aynı soruyu farklı
yönlerden hatırlatıyor: Nasıl bir kentte yaşamak ve gelecek kuşaklara nasıl
bir kent bırakmak istiyoruz?
COP31, Antalya için
önemli bir fırsattır. Ancak bu fırsatı yalnızca uluslararası bir organizasyona
ev sahipliği yapmak, kentimizin tanıtımını sağlamak veya geçici yatırımlar
gerçekleştirmek olarak görmemeliyiz. Asıl başarı, zirvenin ardından Antalya'da
kalıcı, somut ve ölçülebilir bir dönüşümün başlaması olacaktır. COP31’in
kentimize bırakacağı en değerli miras, iklim değişikliğine karşı daha dirençli,
doğal kaynaklarını koruyan ve sürdürülebilir yaşamı önceleyen bir kent
anlayışının güçlenmesi olmalıdır.
Böylesi bir dönüşümün
gerçekleşebilmesi için yerel yönetimler, kamu kurum ve kuruluşlar, üniversiteler,
meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, özel sektör ve kentte yaşayanlar
karar süreçlerinin gerçek paydaşları olmalıdır. Çünkü sürdürülebilir kentler
yalnızca planlarla değil; bilimsel yaklaşımla, katılımcı yönetişim anlayışıyla,
güçlü bir kentlilik bilinci ve ortak akılla kurulabilir.
Bu bilincin küçük yaşlardan itibaren geliştirilmesi de
büyük önem taşımaktadır. Çocuklarımızın yaşadıkları yerleşmelerin tarihî, doğal
ve kültürel değerlerini tanıyarak büyümelerini sağlamalıyız. Çünkü kentlilik
bilinci, yaşadığı kenti tanımak, sevmek ve korumakla başlar. Çocuklarımızın
kentlerinin geçmişini, doğal güzelliklerini ve kültürel mirasını öğrenmeleri,
gelecekte bu değerlere sahip çıkmalarının en önemli adımlarından biridir.
Belki de artık 8 Kasım
Dünya Şehircilik Günü'nü bu anlayışla yeniden değerlendirmeliyiz. Okullarda
çocukların hayallerindeki kentleri resmettiği, gençlerin geleceğin Antalya'sına
ilişkin projelerini paylaştığı, üniversitelerde akademik tartışmaların yapıldığı,
mahallelerde yaşadıkları yerin sorunları ve çözüm önerilerinin dile getirildiği,
meydanlarda kent üzerine söyleşilerin ve etkinliklerin düzenlendiği bir şehir
kültürü oluşturmalıyız.
Her yıl 8 Kasım
haftasında kentimizi konuşmalı, geleceğini birlikte tartışmalı ve ortak
hedeflerimizi belirlemeliyiz. Böylece şehircilik yalnızca uzmanların ve
yöneticilerin konusu olmaktan çıkarak toplumun tamamının sahiplendiği bir
gelecek meselesine dönüşebilir.
Antalya, COP31 ile dünyaya
yalnızca başarılı bir ev sahipliği değil, nasıl bir kentte yaşamak istediğine
ilişkin güçlü bir vizyon da sunmalıdır. İklim krizine karşı dirençli, doğal ve kültürel
mirasını koruyan, yeşil alanlarıyla nefes alan, su kaynaklarını gözeten, toplu
ulaşımını geliştiren, kamusal alanları herkes için erişilebilir, planlama
kararlarını bilimsel ve katılımcı anlayışla alan öncü bir Akdeniz kenti olmayı
hedeflemelidir.
Çünkü mesele yalnızca
nasıl bir Antalya'da yaşamak istediğimiz değil, gelecek kuşaklara nasıl bir
Antalya bırakacağımızdır.
Unutmamalıyız ki; Kentimizin
yalnızca sakini değil; geleceğine sahip çıkan, gelişimi için söz söyleyen ve
sorumluluk alan kentlileri olmalıyız.
Dr. Ebru Manavoğlu / Şehir Plancısı
(İTÜ)